COP31 Haberleri: 2026 İklim Zirvesi, Türkiye’nin Rolü ve CORSIA Tartışması

COP31 Nedir?

COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenlenen Taraflar Konferansı’nın (Conference of the Parties) 31. toplantısıdır. Her yıl farklı bir ülkenin ev sahipliğinde gerçekleşen bu zirveler, dünya liderlerini, bilim insanlarını, sivil toplum kuruluşlarını ve iş dünyasını bir araya getirerek küresel iklim krizine ortak çözümler üretmeyi amaçlar. COP31, özellikle Paris Anlaşması’nda belirlenen 1.5 derece hedefine ulaşma yolunda atılacak somut adımların masaya yatırıldığı kritik bir platform olarak öne çıkmaktadır. Zirvede karbon emisyonlarının azaltılmasından iklim finansmanına, gıda güvenliğinden enerji dönüşümüne kadar geniş bir yelpazede müzakereler yürütülmektedir.

Bu yılki konferans, jeopolitik gerilimlerin ve enerji güvenliği kaygılarının gölgesinde toplanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı ve fosil yakıt lobilerinin artan etkisi, uluslararası iklim müzakerelerini her zamankinden daha karmaşık hale getirdi. Buna rağmen COP31, iklim eyleminin durdurulamaz bir küresel harekete dönüştüğünü kanıtlamak açısından büyük önem taşıyor. Zirvenin sonuçları, önümüzdeki on yılın iklim politikalarını doğrudan şekillendirecek.

📌 Bilgi: COP toplantıları 1995 yılından bu yana düzenlenmektedir. İlk COP zirvesi Berlin’de gerçekleştirilmiş, en tarihi anlaşmalardan biri olan Paris Anlaşması ise 2015 yılında COP21’de imzalanmıştır.

COP31 Ne Zaman ve Nerede Düzenleniyor?

COP31 zirvesi, iklim gündeminin en yoğun tartışıldığı 2026 yılının önemli diplomatik olaylarından biri olarak takvime girmiş durumda. Ev sahipliği tartışmaları ve organizasyon süreci, uluslararası kamuoyunun yakından takip ettiği başlıklar arasında yer alıyor. Zirveye ev sahipliği yapmak, bir ülke için hem prestij hem de iklim liderliği anlamına geliyor. Bu nedenle ev sahipliği süreçleri çoğu zaman diplomatik pazarlıklara ve bölgesel rekabetlere sahne oluyor.

Konferansın hazırlık süreci, dünyanın dört bir yanında düzenlenen ön toplantılar, bakanlar seviyesinde görüşmeler ve teknik çalışma grupları aracılığıyla ilerliyor. Örneğin Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği Tarım ve Balıkçılık Konseyi toplantısında Kıbrıs Tarım Bakanı Dr. Maria Panayiotou, iklim dayanıklılığı ve gıda güvenliği konularında güçlü politikalar çağrısı yaptı. Bu tür bölgesel toplantılar, COP31’e giden yolda küresel mutabakatın zeminini hazırlıyor. Konuyla ilgili detaylara Stockwatch üzerinden ulaşabilirsiniz.

Zirve Öncesi Kritik Gelişmeler

COP31 öncesinde uluslararası kuruluşlar arasında iklime dayanıklı tarım ve su yönetimi konularında önemli iş birlikleri kurulmaya devam ediyor. Bu adımlar, zirvedeki müzakerelerin sadece emisyon azaltımına değil, aynı zamanda iklim krizine uyum ve dayanıklılık başlıklarına da odaklanacağının güçlü sinyallerini veriyor. Özellikle su kıtlığı, çölleşme ve gıda güvenliği gibi konular, gelişmekte olan ülkelerin gündeminin merkezinde yer alıyor.

Türkiye COP31 Sürecinde Nerede Duruyor?

Türkiye, iklim değişikliği müzakerelerinde son yıllarda giderek daha aktif bir rol üstleniyor. Paris Anlaşması’nı 2021 yılında onaylayan Türkiye, 2053 net sıfır emisyon hedefini resmi olarak açıklayarak uluslararası iklim taahhütlerinin bir parçası haline geldi. COP31 sürecinde Türkiye, hem bir Akdeniz ülkesi olarak iklim krizinin doğrudan etkilerini yaşayan hem de yenilenebilir enerji yatırımlarıyla dönüşüm potansiyeli yüksek bir aktör olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin coğrafi konumu, ülkeyi iklim değişikliğinin etkilerine karşı özellikle kırılgan hale getiriyor. Kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları ve su kaynaklarının azalması gibi sorunlar, Türkiye’nin COP31 masasında güçlü bir uyum ve dayanıklılık gündemi savunmasını gerektiriyor. Aynı zamanda güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesindeki hızlı artış, ülkenin enerji dönüşümünde ciddi bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda Türkiye, hem finansman hem de teknoloji transferi konularında gelişmiş ülkelerden daha fazla destek talep ediyor.

📌 Bilgi: Türkiye, iklim müzakerelerinde uzun yıllar boyunca “özel koşulları olan gelişmekte olan ülke” statüsü için mücadele etti. Bu statü, iklim finansmanına erişim ve taahhütlerin esnekliği açısından büyük önem taşıyor.

CORSIA ve Havacılık Emisyonları: Trump’ın Yok Edemediği Anlaşma

COP31 gündeminin en tartışmalı başlıklarından biri, havacılık sektörünün karbon emisyonları oldu. Uluslararası havacılık, küresel karbon emisyonlarının önemli bir bölümünden sorumlu olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca etkili bir düzenlemeden kaçınmayı başardı. Bu noktada devreye giren CORSIA (Carbon Offsetting and Reduction Scheme for International Aviation), Birleşmiş Milletler’in havacılık kuruluşu ICAO tarafından yönetilen küresel bir iklim programı olarak dikkat çekiyor.

CleanTechnica‘da yer alan çarpıcı bir analize göre, CORSIA, ABD Başkanı Donald Trump’ın iklim karşıtı politikalarına rağmen dokunulmadan kalan tek uluslararası iklim anlaşması olabilir. Bunun nedeni ise oldukça çarpıcı: CORSIA, ABD’den veya dünyanın herhangi bir yerindeki havayolu şirketlerinden neredeyse hiçbir şey talep etmiyor. Analize göre bu anlaşmanın asıl varlık nedeni, başta Avrupa olmak üzere diğer ülkelerin havacılık emisyonları konusunda daha anlamlı adımlar atmasını engellemek.

CORSIA, Avrupa’ya sunulan bir incir yaprağıydı; kendi karbon fiyatlandırma planından geri çekilirken üzerini örtmek için verilen bir kılıftı. — CleanTechnica

Yaklaşık on beş yıl önce Avrupa Birliği, havacılık emisyonlarını sınırlandırmak ve fiyatlandırmak için dünyanın ilk ciddi girişimini başlatmıştı. Ancak Avrupa’ya “haddini aşmakla” suçlandı; Avrupa’ya iniş yapan veya kalkış yapan her uçuşun tüm yolculuğuna karbon fiyatı koyma girişimi büyük tepki topladı. Airbus gibi aktörlerin ustalıkla körüklediği bu tepki, Rusya, Çin ve dönemin Obama yönetiminin Avrupa’ya karşı birleşmesiyle sonuçlandı ve AB’nin havacılık için karbon planı 2012 yılında iptal edildi. Bu tarihsel deneyim, COP31’de havacılık emisyonlarının nasıl ele alınacağına dair önemli dersler barındırıyor.

Havacılık Emisyonları Neden Bu Kadar Önemli?

Havacılık sektörü, hızlı büyüyen emisyon kaynaklarından biri olarak iklim hedeflerini tehdit ediyor. Uzun mesafeli uçuşlar için mevcut teknolojilerle karbonsuzlaştırma oldukça zor olduğundan, sektör genellikle karbon dengeleme (offsetting) mekanizmalarına başvuruyor. Ancak eleştirmenler, bu dengeleme sistemlerinin gerçek emisyon azaltımı yerine yalnızca kağıt üzerinde bir çözüm sunduğunu savunuyor. COP31’de bu tartışmanın daha da alevlenmesi bekleniyor.

İklim Dayanıklılığı ve Gıda Güvenliği: COP31’in Yeni Odağı

COP31 gündeminin giderek daha fazla ağırlık kazanan bir başlığı da iklime dayanıklı tarım ve gıda güvenliği. İklim krizinin en somut etkileri, kuraklık ve su kıtlığı yaşayan bölgelerdeki gıda üretiminde kendini gösteriyor. Bu noktada uluslararası kuruluşların yürüttüğü projeler, iklim eyleminin sadece emisyon azaltımından ibaret olmadığını, aynı zamanda milyonlarca insanın hayatta kalmasıyla doğrudan ilgili olduğunu ortaya koyuyor.

Bu bağlamda dikkat çekici bir gelişme, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) ile Uluslararası Biyosalin Tarım Merkezi’nin (ICBA) kurduğu iş birliği oldu. Zawya‘nın haberine göre, Kanada’nın finansal desteğiyle başlatılan ve Arapça’da “dayanıklılık” anlamına gelen MURUNA projesi, Irak’ın iklim dayanıklılığını güçlendirmeyi hedefliyor. Irak, tahmini 2.5 milyon insanın insani yardıma ihtiyaç duyduğu ciddi bir gıda güvenliği kriziyle karşı karşıya. Bu proje, ulusal düzeyde su planlaması ve karar alma süreçlerini destekleyerek su kullanıcı birlikleriyle birlikte çalışmayı amaçlıyor.

İklim Krizinin Gıda Sistemlerine Etkileri

İklim değişikliği, tarım sektörünü hem üretim hem de dağıtım açısından derinden etkiliyor. Yükselen sıcaklıklar, düzensiz yağış rejimleri ve toprakların çoraklaşması, dünyanın birçok bölgesinde tarımsal verimliliği ciddi biçimde düşürüyor. Bu durum, özellikle ekonomik olarak kırılgan ülkelerde gıda enflasyonuna ve açlık krizlerine yol açıyor. COP31’de gıda güvenliği, iklim adaleti tartışmalarının merkezinde yer alıyor.

İklim Etkisi / Gösterge Değer / Durum
Irak’ta insani yardıma ihtiyaç duyan nüfus 2.5 milyon
AB havacılık karbon planının iptal edildiği yıl 2012
Paris Anlaşması hedefi (küresel ısınma sınırı) 1.5°C
Türkiye net sıfır emisyon hedefi 2053
MURUNA projesinin ana finans sağlayıcısı Global Affairs Canada

Fosil Yakıtlar ve Enerji Dönüşümü İkilemi

COP31 müzakerelerinin en hassas noktalarından biri, fosil yakıtların geleceği ve enerji dönüşümünün hızı. Bir yandan yenilenebilir enerji yatırımları küresel ölçekte rekor seviyelere ulaşırken, diğer yandan petrol ve doğalgaz sektörü enerji güvenliği argümanlarına dayanarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bu ikilem, özellikle enerji ihracatçısı ülkeler ile iklim eylemini savunan devletler arasındaki müzakerelerde gerginlik yaratıyor.

Kuzey Denizi petrol ve gaz endüstrisinin geleceği, bu tartışmanın somut bir örneğini oluşturuyor. World Oil‘un haberine göre, İngiltere Kuzey Denizi endüstrisi, yatırım belirsizliği, enerji güvenliği öncelikleri ve açık deniz petrol ve gazın düşük karbonlu enerji gelişimiyle birlikte evrilen rolü arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Serica Energy ve Ithaca Energy gibi büyük şirketlerin liderleri, sektörün stratejik geleceğini şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, fosil yakıt endüstrisinin enerji dönüşümü sürecinde hâlâ ne kadar güçlü bir konuma sahip olduğunu gösteriyor.

Yenilenebilir Enerjiye Geçiş Neden Kritik?

İklim hedeflerine ulaşmanın en etkili yolu, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına hızlı ve adil bir geçiş sağlamaktan geçiyor. Güneş, rüzgar, hidroelektrik ve jeotermal gibi kaynaklar, hem emisyonları azaltıyor hem de enerji bağımsızlığını güçlendiriyor. Ancak bu geçişin adil olması, fosil yakıt endüstrisinde çalışan milyonlarca insanın yeni istihdam alanlarına yönlendirilmesini gerektiriyor. COP31’de “adil geçiş” (just transition) kavramı, sosyal boyutuyla giderek daha fazla vurgulanıyor.

Enerji dönüşümünün önündeki en büyük engellerden biri finansman sorunu. Gelişmekte olan ülkeler, yenilenebilir enerji altyapısını kurabilmek için gelişmiş ülkelerden yeterli mali desteği bekliyor. Ancak iklim finansmanı taahhütleri, çoğu zaman söz verilen seviyelerin altında kalıyor. Bu durum, kuzey ve güney ülkeleri arasındaki güven ilişkisini zedeliyor ve müzakerelerde tıkanmalara yol açıyor.

COP31’den Ne Bekleniyor?

COP31 zirvesinden beklentiler, hem iyimserlik hem de temkinli bir gerçekçilik arasında salınıyor. Bir yandan iklim eylemi tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir toplumsal ve ekonomik tabana yayılmış durumda; yenilenebilir enerji maliyetleri düşüyor, iş dünyası sürdürülebilirliği bir zorunluluk olarak görüyor ve sivil toplum baskısı artıyor. Diğer yandan büyük emisyon üreticilerinin isteksizliği ve jeopolitik gerilimler, kapsamlı bir mutabakatın önünde ciddi engeller oluşturuyor.

Uzmanlara göre COP31’in başarısı, aşağıdaki temel başlıklarda somut ilerleme kaydedilip kaydedilmemesine bağlı olacak:

  • Fosil yakıtlardan aşamalı çıkış için net bir takvim ve taahhütler oluşturulması
  • İklim finansmanı hedeflerinin gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayacak seviyeye yükseltilmesi
  • Havacılık ve denizcilik gibi zor karbonsuzlaştırma alanlarında CORSIA benzeri zayıf mekanizmaların ötesine geçilmesi
  • İklime dayanıklı tarım ve gıda güvenliği projelerine daha fazla kaynak ayrılması
  • Kayıp ve zarar fonunun etkin biçimde hayata geçirilmesi
  • Yenilenebilir enerji kapasitesinin küresel ölçekte katlanarak artırılması

Türkiye açısından ise COP31, hem iklim uyumu konusunda uluslararası desteği güçlendirmek hem de yenilenebilir enerji dönüşümünde liderlik potansiyelini ortaya koymak için önemli bir fırsat sunuyor. Ülkenin Akdeniz havzasındaki stratejik konumu, onu iklim diplomasisinde önemli bir aktör haline getiriyor. Kuraklık ve su kıtlığı gibi acil sorunlarla mücadele ederken, aynı zamanda temiz enerji yatırımlarını hızlandırması, Türkiye’nin gelecekteki iklim performansını belirleyecek.

Sonuç: İklim Eylemi Durdurulamaz

COP31, iklim krizinin karmaşık ve çok katmanlı doğasını gözler önüne seren bir zirve olarak tarihe geçecek. CORSIA gibi zayıf anlaşmaların eleştirilmesinden, Irak’taki MURUNA projesi gibi somut dayanıklılık girişimlerine, Kuzey Denizi’ndeki enerji dönüşümü ikileminden Türkiye’nin iklim taahhütlerine kadar birçok başlık, iklim mücadelesinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Trump yönetiminin iklim karşıtı politikalarına rağmen, küresel iklim eyleminin ivme kaybetmediği açıkça görülüyor.

Nihayetinde iklim değişikliği, sınır tanımayan küresel bir sorun ve çözümü de ancak küresel iş birliğiyle mümkün. COP31, mükemmel bir mutabakat üretmese bile, dünya liderlerini ve toplumları ortak bir hedefte buluşturmaya devam ediyor. Bu zirvelerin gerçek değeri, sadece imzalanan anlaşmalarda değil, aynı zamanda iklim eylemini toplumsal ve politik gündemin en